Mimar Sinan

Yansiklopedi sitesinden
Atla: kullan, ara

Güzel sanatlar akademisinde okuyan şimdiki tıfılları bilirsiniz. İki tane heykel yaparlar; esas oğlanın başına üç-beş defne yaprağı, üstüne de bir bez kazıdıktan sonra pipolarını tüttürerek, gururla etraflarına bakınırlar. Onlara sorsanız o eserlerinde insanın dışa vurumculuğunu anlatmışlardır belki ama, dedelerimiz bunlara pek önem vermezler. Bunu için hatla, tezhiple, ebruyla uğraşan ecdad, mimariye de büyük önem verir. İmparatorluğun önemli isimlerinin, "Be, bi, bü" diyerek başlayan tahsil hayatlarında ne olacaklarına konusundaki karar mercii diploma notları değil, yıllarca kendilerini takip eden hocaları ve yetenekleridir. Kimse de sonuçtan rahatsız olmaz, bilgisayar okumak isteyen adam muhasebeyle uğraşmaz. Sinan da bunlardan biridir işte. Kayseri'de akranları çelik çomak oynarken; o, taşlarla hayal kurar, üst üste dizdiği irili ufaklı parçacıklarla kısa donlulara hava atar.

Devşirme sistemini bilen bilir, Osmanlı gözüne kestirdiği vatan evlatlarını kürkünün içine alır, Laz, Kürt, Rum, Ermeni demez eğitir, yetiştirir, gözetir, kollar. Ailelerinden koparmaz vatana, millete hayırlı insan olmaları için çırpınır. Ama devşirme sistemi içerisinde kendi vatandaşlarını da unutmaz. Sinan da unutulmayanlardan biridir. Kahramanımız o taşlarla oynarken, ağır abilerin dikkati o cihete kayar ve ailesiyle yapılan görüşmelerden sonra sırtını sıvazlayıp Dersaadet'e gönderirler. Eğitim-öğretim hayatı, tam da kanının deli gibi çağladığı dönemlere denk geldiği için kendini ilk önce asker sınıfında bulur, orduyla Çaldıran ovalarından Mısır seferine kadar at sürer. Gittiği her yerde amaç önce düşmanı haklamaktır ama Sinan, boş vakitlerinde taşları inceler geçtiği köprüleri not eder. Gel zaman git zaman içindeki Sinan, mimariye göz kırpamaya başlar. Hele bir sefer sırasında ordu Van Gölü etrafında sıkışınca "Fırsat bu fırsat" der, Sadrazam'a "Orduyu karşıya geçireyimmi?" diye üstü kapalı gizemli bir teklifte bulunur. İstişare heyeti toplanır, karar verilir. Teklif, Sinan'ın ellerinden öper. Kısa zaman sonra bir de ne görsünler; Van Gölü'nün üzerinde ufak bir donanma bulurlar. Sinan dikkatleri çekmiş, Kanuni de adını bir tarafa not etmiştir. Derken, sıra Karabuğdan seferine gelir. Ordu bu sefer Prut nehri civarında kala kalmıştır. Ordu-yu Hûmayun'un onlarca mimarı, binlerce askeri karşı kıyıya geçirmek için çabalar ama olmaz. İçerideki Sinan tekrar baş gösterir ve dışarıdaki Sinan'ı tekrar Sadrazam'ın huzuruna ittirir. Sadrazamımız "De get tüysüz" diyecektir ama "Dur bakalım bir denesin" der. İzin koparıldıktan sonra çok değil 12-13 gün sonra bir de bakarlarki kuğu gibi bir köprü "Hadi" diye bağırır. Kanuni Sultan Süleyman ise daha önce not ettiği Tüysüz Sinan'ı huzuruna çağırır ve yeni unvanını söyler: "Reis-ı Mimaran-ı Dergâh-ı Âli" yani Mimarbaşı.

Sinan artık Mimar Sinan'dır.Vakti zamanında taşla konuşurken, şimdi hasbihal etmektedir. Ülkeyi bir uçtan bir uca eserleriyle donatırken, yaptığı eserler hanesine 477 tane şaheser sıkıştırırki, en göze batanlarından Süleymaniye kalfalık eseridir. Hıristiyan dünyasının övünmekle bitiremediği Ayasofya'dan daha yüksek ve kubbesi daha geniş Selimiye'yi de taşa oturtur ve Ayasofya'ya fark atar. Yaptıklarıyla yükselmektedir Mimar Sinan. Özellikle, yaptığı camiler özellikleriyle parmak ısırtır. Eserlerinin yapılmış olması değil, asırlara meydan okuması hayallerini süsler. Düşlediği gibi de olur.

Duymuşsunuzdur, Süleymaniye Camii'nin 1950'li yıllarda Haliç'e doğru kaydığı tespit edilir. Bunun için taa Japonya'dan uzmanlar gelirler, gerekli çalışmalar yapılır ve tam 18 noktaya destek yapılmasına karar verirler. Başlarlar kazmaya ama ne görsünler toprak altında zaten bir tane destek vardır. İkinci noktaya vururlar kazmayı bir destek de oradan çıkar. Üç-dört-beş derken tam 19 tane destek görürler ve gözlerine inanamazlar. Mimarımız, "Bu da benden olsun" diye yapmamıştır heralde ama, çekik gözlü dostlarımızı fena faka bastırır. Hele Selimiye için yaptıkları insana küçük dilini yutturur. Selimiye o kadar zariftir ki, belki de bu sebeble olduğundan sevimli ve küçük görünür, gözü aldatır. Lâkin içine gireni azameti ile sarar, mühendisleri bile şaşırtır. Selimiye'nin saç örgüsü gibi birbirine dolanan minare merdivenleri akıllara ziyan bir tasarımdır. Her yol, ayrı şerefeye çıkar. Şimdi gelelim şekildeki sırlara. caminin 4 minaresi dört kitaba, dört meleğe, dört halifeye işarettir; dört hak mezhep için dört ayrı kürsü vardır. Selimiye’nin 999 tane penceresi, 5 sıra halinde dizilir İslâm'ın 5 şartını hatırlatır. Arka minarelerdeki 6 yol iman edilecek 6 şartı, külliyenin kapıları, 32 farzı fısıldar. Müezzin mahfilindeki lâle öylesine bir motif gibi görünse de tasavvufçular onda ince işaretler bulurlar. Zira laleh kelimesi Allah lafzı ile aynı harflerle yazılır ve ikisi de ebcet hesabında 66 rakamına çıkar. onlar 66'ya bağlanmak deyiminden tevekkül etmeyi ve işi Allah'a havale etmeyi anlarlar.Bir de akustik konusu vardırki, inceden anlatılsa bir kütüphane dolusu seri ortaya çıkar. Mihrap önündeki konuşmalar avluya taşar. Bu arada denizin ortasına karayla bağlantısı olmayan tek camiyi yine Sinan yapar. Neresi derseniz, Tophane'deki Kılıç Ali Paşa Camii'dir, artık en büyük özelliğinin esamesi okunmaz.

Bir ara ortalardan kaybolan nam-ı diğer Koca Sinan'a Kanuni fena bozulur. Süleymaniye'nin temelleri atıldıktan sonra Sinan'ı gören olmaz. İki sene sonra çıkıp geldiğinde soluğu doğrudan sarayda alır. "Sultanım" der, "Biliyorum bana çok kızgınsınız. Temelleri atalı iki yıl geçti ama artık tamam oldu. Temel iki tane kışı devirdi, iki tane yaz geçti. Artık herşey tamam oldu. Şimdi inşaata başlayabiliriz."

Süleymaniye'nin açılış arefesidir. Kalabalık bir topluluk külliyeyi incelerken, tiz bir çocuk sesi duyulur "Bu minare yamuk" diye. Mimar Sinan'ın da bakışları herkes gibi çocuğa kayar. İşaret eder yanına çağırır, "İyiki gösterdin" der; koca minareye halatları attırır, "Çekin" der. Çocuk ne zaman okey verir, o zaman ameleler, ırgatlar rahat bir nefes alır. Her ne kadar kalfalık bir eser olsa da Süleymaniye'nin minaresi falan yamuk değildir. Sırf çocuğun gönlü olsun diye böyle bir iş eder ve insanlıktan da dersler verir. Mimar Sinan'ın kendi yazdığı nüshalardaki ibarelerde dikkat çeker. "Mûr-u Nâtuvan" (Güçsüz Karınca) diye başlayan yazılar, "El Fakir Sinan Sermimaran-ı Hassa" imzasıyla sona ererdi. Biraz daha detaylılarında ise, "Sermimaran-ı hassa müstemend / Bende-i miskin kemine dermend" ( Fakir, aciz, hassa sermimaranı / dertli değersiz miskin bendeleri) diyerek mütevazilikte zirve yapar.

İstanbul, bir dönem neredeyse sadece Sinan'ın eserleriyle göze çarpar ama, mimari katili Fransız mimar Prost'a kimse dur diyemez; yıkılan eserlerden üzerimize lanet yağar.

Mimar Sinan, inşaat mühendisliği okuyan öğrencilere ders olarak gösterilmektedir. Batılılar hayranlıklarını gizleyemez adını biri dünya olmak üzere iki gezegende yaşatmaya bakar, Merkür'deki bir kratere adını verirler. Koca Sinan'ı yedi düvel anlar ama sonradan görme gotiklerimiz hala gotik edebiyatla gotik mimariyi savunurlar. Belki o dönem Fransızların Legion de Haneur nişanı, Osmanlı İmparatorluğu'nda beş paralık değer bulmaz, Sinan da yakasına takmaz ama, o takacağını çoktan takmıştır zaten.

Devşirme dedik ya başta. İmparatorluk, Yavuz Sultan Selim zamanında Anadolu'dan da asker çıkartır. Sinan'ın dedesi neccarlık yapan Doğan Yusuf Ağa'dır. Belki de bu asırlık yapıların ilk tohumunu o atar.

1588 senesinde kendi yaptırdığı Süleymaniye Camii'deki kabrine defnolunan Mimar Sinan'ın mezar taşına ise "Geçdi bu demde cihandan pir-i mimaran Sinan " kazınırki, ebcet hesabında vefat tarihi çıkar.

Çevreye verdiğimiz rahatsızlıklardan dolayı özür dileriz - Yansiklopedi Belediyesi BU MADDE ÜZERİNDE ÇALIŞMALAR DEVAM EDİYOR!
Bu madde yeni keşfedilmiştir ve içeriğinin geliştirilmesi amacıyla Yansiklopedi uzmanları tarafından aralıksız 24 saat çalışmalara devam edilmektedir.
Uzmanlarımız maddeyi ekşitmeden en kısa zamanda tamamlayarak standartlara uygun hale getirmek için geceli gündüzlü çalışmaktadırlar.